İthal gazete kağıdı, Devrim ve paydos


Biraz deneyimim olsa da gazeteci sayılmam ve bir gazeteci adayı olarak geçtiğimiz günlerde yükselen dolar kuru sebebiyle yerel gazetelerin gazete kâğıdı fiyatlarını karşılayamadığını ve bunun için çıkamadıklarını okudum. Ulusal bir gazete olan Aydınlık Gazetesi’nin ise yayınına 3 gün ara verdiğini gördüm.





Benim gibi gazeteciliğe yeni başlamakta olan ya da henüz başlamayı düşünen nesil için korkutucu bir durum. Evet internet gazeteciliği dediğinizi duyar gibiyim, ben bu konuda biraz geri kafalı olabilirim. Şunu da göz önünde bulunduralım mı yaklaşık 7-8 sene önce (Hatam varsa söz düzeltirim) ‘’1 liraya 5 gazete’’ mottosuyla çıkan ve kuşe kağıda baskısı ile beni benden alan, ülkenin büyük gazetelerinden sayılan HaberTürk’ün dijital ortama geçmesi, klasik baskı gazeteciliğini bırakması yani yarı yarıya personel sayısında azaltmaya gitmesi demekti.
Ben zaten dijitale yenilmekte olan belki iki 10 sene daha dayanırsa beni tatmin edecek olan baskı gazeteciliğinin bitmesinden korkarken ekonomik olarak bize kar getireceği için kendi üretimimizden vazgeçip ithal alınan ve sonra kur artışı (dış güçlerden ya da başka zımbırtılardan olması şu an hiç konum değil) ile herkesin, ‘’Hadi bakalım n’olcak şimdi?’’ dediği ithal kağıt sıkıntısını ele almak istedim.
(Karalama defterim değil mi oğlum burası benim? Bugün de bunu karalayacağım.)

Şimdi 95 yıllık Cumhuriyet tarihinde daha karlı diye düşünüp kendi imalatımızdan o ya da bu sebepten vazgeçtiğimiz iki hikayeyi size anlatacağım.

Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası
1810 yılında kurulan ve temel kurulma sebebi Osmanlı Ordusu’nun deri ve ayakkabı ihtiyacını karşılamak için kurulan bu tabakhane 182 dönümlük bir arazi üzerine Beykoz’da, Boğaz kenarına kurulmuştur.
Zamanla halk içinde üretim yapmaya başlayan tesis 1877 yılında Viyana Uluslararası Fuarı’nda ödül bile almıştır.





Cumhuriyet döneminde de üretime devam eden fabrika 1925 yılında Sanayi ve Maadin Bankası’na devredilir. 1933 yılında bu banka Sümerbank adı ile yeni baştan kurulurken fabrika, ‘’Sümerbank Deri ve Kundura Sanayii Müessesesi’’ adını alır.
Fabrika sağlanan ham deri ile tamamen Türk yapımı olup, Türk ustaların elinden çıkarak genç Cumhuriyet’e ayakkabı sağlar. O kadar kalitelidir ki çocukların hiç sevmediği söylenir. Çünkü çamurda, arsada ne kadar top oynarsan oyna ya da ne kadar suya girersen gir eskimez böylece de çocuklar da yeni ayakkabı alamadan uzun süre bu ayakkabıları giymek zorunda kalır.






Yıllarca Cumhuriyet’e ayakkabı üreten bu fabrika 1980’lerin başında artan talep ile kapasitesini arttırır ve 2,5 milyon çift ayakkabı üretecek seviyeye gelir. 3000 kişiye istihdam sağlayan tesis, karı ile Van, Tezcan ve Sarıkamış’ta deri ve kundura fabrikaları açılmasına ön ayak olur. Beykoz’da ön eğitimi alan çalışanlar bu fabrikalara gönderilir. Çalışanların çocukları için kurulan okulda ortaokuldan sonra 2 yıl süre ile eğitim verilir ve sonunda fabrikanın çeşitli birimlerinde görevlendirilir. Bu iki strateji ile uzun yıllar üretim kalitesi sabitlenir ve ödün vermez.
Fabrika ayrıca Beykoz’da sosyal hayatında merkezidir. Fabrika yakınlarında kurulan kışlık sinemada yerli ve yabancı filmler gösterilir hatta Hollywood filmleri bile…
1980’lerin ortasından itibaren değişen ekonomik politikalar ile son işe alım 1984’de olur, fabrika ilk kez 1986’da zarar eder(?) 1987 yılında ise özelleştirilir, kapasitesi azalır ve küçülmeye gider. Tabii ki okul ve sinema kapanır.
Sloganı, ‘’Fiyatlarımız kaya gibi sağlam ve herkesten ucuz’’ olan, Atatürk’e bile uzun yıllar ayakkabı yapan bu kurum, 2005 yılında ise 29 milyon küsur bedelle 200 yıllık tarihini bir şirkete devreder ve tabii ki üretim durur, fabrika kapanır.



Bu şirket şu anda binayı işletmezken, prodüksiyon şirketlerine; köhne, terk edilmiş film sahneleri için kiralanmaya başlar.
Yazın başında okuduğum bir haberde ise artık yazlık sinema olarak kullanılan bina özel işleri için kiralanır.
Tarihi misyonundan tamamen uzaklaşmıştır….
Kaynakça: DostBeykoz
                    Mahmut Kiper-Artık Paydos: 69-75


Devrim’in öyküsü
2008 yılında gösterime giren ve hepimizin Devrim Arabası'nın  hikayesine tanık olduğumuz ‘’Devrim Arabaları’’ filmi ile hepimiz özellikle de yaşı benim gibi küçük olanlar Devrim’e tanık olduk. 1960 Darbesi ile yönetime gelen askeri cunta 1961 yılının ilk yarısında yerli ve milli imkanlar ile otomobil üretilmesini emrediyordu.





Bugün bile yerli arabamızı üretebilmiş değiliz. O dönem gelen bu emir ile 23 TCDD mühendisi ve işçiler ile başlanan bu girişimin yalnızca 129 günü vardı 0’dan bir otomobil üretmek için.
0’dan bu iş yapılır mıydı? Nasıl yetişecekti? Nasıl olacaktı? Biz Türkler bunu yapabilir miydi? Soruları eşliğinde çalışmalara başlayan ekip kılı kırk yardı, fedakarlık etti hatta o dönem hangarda uyuduklarını, bir parçayı yetiştirmek için sabaha kadar uyumadıklarını anlatıyor mühendisler.
Neler yaşandı o 129 günde o duyguyu anlamanız için hala izlemediyseniz Devrim Arabaları filmini izlemenizi şiddetle tavsiye ederim…




Yetiştirmek uğruna yol testleri yeterli yapılmasa da Devrimler (biri siyah-Devrim2 diğeri bej-Devrim1) 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na yetişir. Ankara’daki kutlamalara gitmek için arabalar trene koyulur güvenlik önlemleri sebebiyle sadece benzinliğe yetişecek kadar benzin koyulur. Ve bu noktadan sonra her dönem bildiğimiz kibar olamayacağım yalaka bürokratların aceleciliği, iletişim eksikliği ve bir dizi talihsizlikten sonra Cemal Gürsel’in binmeye karar verdiği siyah Devrim’e benzin koyulamaz. Kemalaettin Vardar ve Rifat Serdaroğlu’nun yaptığı gazeteden huni de nafile olmaz, elleri ile doldurmaya çalışırlar fayda etmez çaresiz binilir arabaya 200 metre gittikten sonra durur. Cemal Paşa’nın, ‘’Ne oldu?’’ sorusuna Serdaroğlu, ‘’Paşam benzin bitti’’ yanıtını verir ve tarihe geçen şu söze tanık olur: ‘’Batı kafasıyla araba yapıyoruz, Doğu kafasıyla benzin koymayı unutuyoruz’’




Sonra ne mi olur? ‘’Paşa’yı nasıl yolda bırakır’’ denilerek Devrim2 parçalara ayrılır tüm emek hurda olur. Cemal Paşa bej olan Devrim1 ile geçit törenine katılır. Bir gazeteci adayı olarak hala anlayamadığım bir sebeple dönemin gazeteleri Devrim’in başarısını yazacağına talihsizlikle yolda kalan Devrim’i, ‘’Devrim yolda kaldı’’, ‘’Devrim yürümedi’’ sözleri ile manşete taşıdı.





Bunun yanında bu manşetleri atan gazeteler diline Devrim’in üretimi için harcanan 1 milyon 600 bin lirayı doladı ve eleştiri yağmuruna tuttu. Oysa o paraya 4 otomobil, 7 motor, özel kalıplar ve tezgahlar kurulmuş. Kimse bunu umursamadı. Bize Üniversitenin ilk yılında Hocam Prof. Dr. Murat Özgen, ‘’Siz ülkenin münevverleri(aydın) olacaksınız’’ derdi. O dönemin aydınları nasıl bir harekete taş koyduklarının farkına varmadı mı? Yoksa farkındalar mıydı? Toplu iğne bile yapamayan bir ülkenin 23 mühendisinin emeği ise böyle çöp oldu. Ve biz özel sermayenin ithal arabalarına 57 senedir biniyoruz. Bizden 6 yıl sonra kendi arabasını (Hyundai) üreten Güney Kore bu markasıyla 2007 yılında dünyanın en büyük 5. otomotiv üreticisi konumundaydı.
Devrim1 ise hala çalışmaya devam ediyor. Bir müzede tarih olsa da yerli motorun hırıltılı sesini biz hala duyuyoruz Devrim inadına hala yürüyor anlayana…





Ve bugün…
Bu iki hikaye ve daha niceleri bize ders olmamıştı ki biz hala daha karlı diye imal ettiğimiz gazete kağıdını üretmeyi bırakıp yabancı yatırıma kapı açıyoruz üzerine dövizin liramız karşısında artışı ya da liramızın döviz karşısında düşüşü ile kolay kar hayalleriyle uğruna üretimimizi durdurduğumuz ithal gazete kağıdı yüzünden yerel basınımızı darboğaza sokuyoruz.
Ne dersiniz elbet bir gün akıllanır mıyız?

Bu yazıyı yazarken büyük oranda okurken tüylerimi diken diken eden Mahmut Kiper'in Artık Paydos kitabına borçluyum. Bunlar gibi nice hikayeleri ibret alarak okumanız için tavsiye ederim.



Yorumlar

Popüler Yayınlar