Splinter Cell: Deathwatch: Sam Fisher’ın Dönüşü




 Günümüzde çok az bilinse de, erken 2000’lerde herkesin severek oynadığı bir oyun serisi vardı: Splinter Cell. Sekiz oyun ve dört romanlık koca bir külliyatın başrolü ise, korkutucu maskesiyle girdiği her yerden çıkabilen NSA ajanı Sam Fisher’dı. Son oyunu 2013 yılında oynamış ve Sam Fisher’ı uzun süredir sahalarda görmemiştik. 2025’in ekim ayına kadar…

14 Ekim tarihinde Sam Fisher ve Splinter Cell efsanesi, Netflix’te sekiz bölümlük, ortalama 25 dakikalık bölüm sürelerine sahip bir çizgi dizi; Splinter Cell: Deathwatch ile geri döndü. ABD’li ünlü yazar Tom Clancy’nin yarattığı dört romanlık seride bizi aksiyondan aksiyona koşturan Sam Fisher, bu yapımda karşımıza yaşlı ve kabuğuna çekilmiş biri olarak çıkıyor. İnzivaya çekilmiş, köpeğiyle yaşayan yaşlı bir adam olarak hayatını sürdürüyor. Tabii ki NSA’nın Third Echelon bölümü, yani Splinter Cell operasyonları devam ediyor.

Yapım işte tam burada başlıyor. Bir ajan, ters giden bir operasyon sonucu değer verdiği birini kaybediyor ve Third Echelon bölümü tüm kontrolü kaybediyor. Tüm teknolojinin çökmesi ve yeni “Fisher” olarak karşımıza çıkan Zinnia McKenna’nın zor durumda kalmasıyla, eski toprak Fisher istemeden de olsa sahalara geri dönüyor. Bu noktada hikâye şekillenmeye başlıyor. Splinter Cell markasını bilen herkes bilir ki, her hikâyede dünya bir kitlesel imha tehdidiyle karşı karşıya kalır.

Burada da kötü karakterimiz, Fisher’a geçmişten bağlı biri ve bu bağlantı yerinde kullanılan flashback’lerle gösteriliyor. Hikâye her ne kadar yavaş ilerlese de, yapımın ortalarına doğru aslında her şey kafamızda oturuyor. Bu kez kötü karakterimiz, fosil yakıtlar, çevre ve yenilenebilir enerji üzerinden modern bir imha planı yapıyor ve Fisher ile McKenna’nın hikâyeleri bu plan kapsamında birleşiyor. Fisher geçmişten gelen hayaletlerle yüzleşirken, McKenna ise yeni ve toy bir ajan olarak intikamını görevinin önüne koyuyor. Davranış olarak genç Fisher’a benzediği için iki karakter arasındaki bağ bize iyi geçiyor ve uyumu hissedebiliyoruz.



Hikâye ilerledikçe iyi kurgulanmış bir yapım olduğunu daha iyi anlıyoruz. Fakat burada bir eleştiri yapmak gerekirse, kötü karakterimiz Diana Shetland, Sam Fisher ve Zinnia McKenna dışında, içi dolu ve hikâyeye fazla etki eden başka bir karakter yok. Bu da hikâyeyi sürekli bu üç karakter üzerinden incelememize neden oluyor. Hikâyeyi asıl götüren unsurlar Sam’in hâlâ eskimeyen dövüş ve taktiksel zekâsı, McKenna’nın kontrolsüz hareketleri ve Diana’nın kötücül, paraya dayalı planı. Bu ana unsurlar, izleyiciyi çeken ve devam etme isteğini artıran temel konular. Bunun yanında Sam’in geçmişine yapılan bakışlar ve Diana ile olan bağlantısı da merak uyandıran ana noktalar arasında.

Hikâye dediğim gibi yavaş ilerliyor; giriş bölümü sadece bir bölümde kurulurken, beş bölüm boyunca düğüm, yalnızca bir bölümde ise çözüm aşaması yer alıyor. Finale hızlı ve keskin bir şekilde geçiliyor. Bu kısım biraz daha incelikli ele alınabilirdi. Ancak bu eksiklik, finalde yapılan sürprizle kısmen tamamlanıyor. Hikâye fazla dağılsa da, hızlı ve şok edici final bize o kısmı hızla unutturuyor. “Hikâye daha iyi sunulabilir, biraz daha dolu işlenebilirdi” demek yanlış olmaz. Sonunda Sam olayı temiz ve net bir şekilde çözüyor.

Biraz aksiyon sahnelerine değinecek olursak, burada da ana unsur Sam ve diğer kötü karakterler. McKenna’yı aksiyonun içinde fazla göremiyoruz. Yaşlı Sam, yıpranan vücudunun getirdiği dezavantajları tecrübesi ve taktik zekâsıyla kapatıyor. Eskisi kadar hızlı ya da ölümcül değil; dayak yiyor, ölümden dönüyor, yoruluyor. Bu da aksiyon sahnelerini daha keskin ve gerçekçi kılıyor. Yapımda özellikle aksiyon sahnelerinde farklı kamera açıları ve çevrenin dağılma etkisi, dövüş anından daha çok ön plana çıkarılmış. Sürükleyicilikten biraz kayıp sayılsa da, etkileyici bir çekim tekniği kullanıldığını söyleyebiliriz.

Bu bir çizgi yapım. Özellikle modern Japon animelerinin çizgilerine sahip, fakat sunumu Amerikan tarzında. Animelerdeki kadar abartılı şov ve görsellik burada yok. Bu keskinlik, yapımı daha izlenebilir kılıyor. Çizimler oldukça vahşi ve kanlı; bu nedenle yetişkinler için “çizgi yapım” gibi hissettirmiyor diyebiliriz. Ajanlar genelde hata yapmayan, mükemmel ve ölümcül makineler olarak sunulur. Burada ise herkes, hatta Sam bile hata yapıyor; duygularına yenik düşüyor ve bunun bedelini ödüyor. Bu da karakterleri daha insani kılıyor. Çaresiz birinin duygusunu çizgi yapımda bize gösterebilmek büyük bir başarı.

Genel olarak ayrıntılar ve teknik terimler de yüzde 90 oranında doğru kullanılmış, bu da dizinin özenli hazırlandığını gösteriyor. İşleyiş, biraz John Wick, biraz Jack Ryan, biraz da Jason Bourne havasında. Wick kadar kanlı, keskin ve aksiyon dolu; Jack Ryan kadar bilmece, teknik ve taktik dolu; Jason Bourne kadar casusluk, yanıltma ve hileyle örülü diyebiliriz. Hikâye biraz karanlık, bu da kasveti iyi yansıtıyor. Öne çıkan bir müzik teması yok; ancak fonda kullanılan müzikler, atmosferi hissettirmeye yönelik.

Toparlayacak olursak, Splinter Cell: Deathwatch bize iyi vakit geçirten, hikâyeden çok sunumuyla öne çıkan ve geçmişi yad etmek isteyen 30 yaş civarındaki herkes için “Sam’i yeniden görmek güzelmiş” dedirten bir yapım. Yeni tanışanlar içinse “fena değilmiş” dedirtecek türden. Netflix’te yayınlandığı anda büyük ilgi gördü ve aynı ay içinde ikinci sezon onayını aldı. Bu da yapımın ve geri dönüşlerin Netflix tarafından beğenildiğini gösteriyor. Bölüm sürelerinin ortalama 25 dakika olması ve sekiz bölümde sunulması bir avantaj; 40 dakika olsa izlemeyebilirdim. Sunulan aksiyon ve hikâye kurgusuyla kafanızı dağıtacak, özenilmiş bir yapım.


kaynak: https://ekranom.com/splinter-cell-deathwatch-sam-fisherin-donusu/



Yorumlar

Popüler Yayınlar